| Tarihi
gerçeklerin inkarina, yalana, iftiraya, kine ve nefrete son
verilsin
Ali
ERTEM, 23. Nisan 2005
Hiçbir
gerçegin, yalan ve iftira ile sürekli örtbas edilmesi
mümkün degildir
Degerli
Dostlar,
1915
soykirimindan buyana aradan 89 yil geçmis olmasina ragmen,
tarihi gerçekler hala Türkiye toplumundan gizlenmeye
çalisilmaktadir. Toplumun tarihi geçmisi ile yüzlesmesi
bilinçli olarak engellenmektedir. Devletin ideolojik ve politik
baskisi, toplumun gelecegi açisindan hayati önem arz
eden böylesi tarihi bir sürecin baslatilmasi önünde,
en büyük engel olmaya devam etmektedir.
Uluslararasi
Jenosid arastirmacilarinin, tarih bilimcilerin bilimsel çalismalarina
ve görgü taniklarinin verilerine dayanilarak yapilan açiklamalara
göre devlet eliyle planli ve sistematik olarak 1915'ten 1922
yilina kadar sürdürülen kitlesel katliamlar ve tehcir
(uluslararasi terminolojide Deportasyon) esnasinda 2,1 milyon Ermeni,
750.000 Helen, Pontoslu Helen ve 600 000 Süryani hayatini kaybetmistir.1
Türk uluslasmasinin ve Türkiye Cumhuriyetinin karakteristik
özelligi, bu tarihi gerçegin ve devlet egemenligi altinda
bulunan Türk olmayan halklarin inkarina dayanmaktadir. Dolayisiyla
Hiristiyan halklarin soykirimi ve ona neden olan mono etnik devlet
anlayisi, egemen zihniyetin en "dokunulmaz" tabusu olmaya
devam etmektedir. Eskiden beri ileri sürülen ve dünya
kamuoyunda hiç bir itibari olmayan „düsmanla isbirligi",
„kitlik ve hastaliktan kirilma", „ayaklanmaya karsi
tedbir", „karsilikli katliam", „asil Türkler
soykirima ugradi" seklindeki görüsler, hala Türk
resmi tezlerinin argümanlari olma özelligini korumaktadir2.
Ne
yazik ki, aradan geçen 89 yil, toplumumuza yön veren
egemen zihniyette, hiçbir degisikligin olmadigini göstermektedir.
Cumhuriyetin kurulusundan buyana, iktidar tarafindan belirlenen
resmi tarih, bilimsellikten ve bilim ahlakindan büsbütün
uzaklasmistir. Özellikle son dönemde, devletin irkçi
tarih çarpitmasini derinlestirme girisimi kaygi verici boyut
kazanmistir. Bu durum,Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa,
soykirimla baglantili olarak, irkçi tarih çarpitmasina
karsi, çogunlugunu Türkiye aydinlarinin olusturdugu
(gazeteci, yazar, sanatçi, hukukçu, bilim adami -
akademisyen, insan haklari savunucusu, isçi, ev kadini vs.)
genis yelpazeyi kapsayan bir sivil toplum örgütü
kurulmasina neden olmustur.3 Hiç süphesiz bu gelisme,
bizler açisindan umut ve heyecan vericidir ve artik bir tabunun
yikilip, gerçeklerin gün isigina çikmasina, devletin
engel olamayacaginin bir göstergesidir. Bu gelisme ayni zamanda,
gerçeklere ve insan haklarina saygili Türkiye aydininin
ve onlarin öncülük ettigi sivil toplum kuruluslarinin,
devlet araciligi ile yalana dayali propagandaya, karsi durusunun
bir göstergesidir.
Soykirimin
inkari, sadece kurbanlarin ve onlarin sonraki kusaklarinin onuruna
yönelen bir saldiri olmakla sinirli degildir; saldiri bir bütün
olarak insanlik onuruna yönelmektedir. Soykirimin taninmasi,
insanlik onurumuzun kurtulmasi için bir zorunluluktur.
1915
Soykirimi, toplumumuzun alnina sürülmüs bir lekedir.
Halklara karsi islenmis bir soykirim cinayeti olmasi bakimindan,
nitel olarak tarihimizin bütün utanç sayfalarindan
farklidir. Soykirim toplumumuzun vicdaninda mahkum edilmeden, bu
lekenin silinmesi mümkün degildir. Çünkü
hiç bir kötülük, Türk halkiyla soykirim
magduru halklar arasindaki atmosferi, soykirimin inkari kadar zehirlememektedir.
Binlerce yildir yasadiklari topraklarda, 7 - 8 yil içerisinde
nerdeyse soyu kurutulan halklarin (Ermeniler, Süryaniler ve
Helenler) feryadi, hak ve adalet istemi, Türk milletine, "iftira"
olarak nitelenmektedir. Sirf canini kurtarabilmek için her
seyini birakip dünyanin dört bir yanina savrulanlarin,
yurtlarina tekrar dönme sanslari, ebediyen ellerinden alinmistir.
Bu nedenle onlar, benliklerinde tasidiklari sürgün zincirini
kusaktan kusaga devretmektedirler. Her türlü asagilanmalari
ve baskilari sineye çekerek, kendi yurtlarinda "süpheli
yabancilar" olarak yasamak zorunda kalanlara gelince, onlarin,
ölülerini anmalari bile yasaktir. Acaba bu halklar için
bundan daha büyük, ama hiç bitmeyen baska ne aci
olabilir ki? Tam da bu baglantida, bizler için bundan daha
büyük ve yine ayni sekilde hiç bitmeyen hangi utanç
olabilir ki?
Türkiye
üniversitelerinin "bilim" kürsülerine,
"soykirim magduru" bir Türk milleti yaratma emrini
vermis olan devlet, tarih arsivlerini tarafsiz bilimsel arastirmalara
kapali tutuyor. Provokasyonlarin ardi arkasi kesilmiyor. Ermenistan
sinirina sahte soykirim aniti dikiliyor. Bütün bu ugraslar,
topluma sürekli empoze edilmeye çalisilan siddete tapinma
egilimini güçlendirme çabasiyla birlikte yürütülüyor.
Devlet, toplumun çözüm bekleyen en ciddi sorunlarina,
adil ve akilci çözümler bulmak yerine, toplumu
sorunlar içinde boguyor. Sonuçta devletin organize
siddeti toplumun kendine yöneliyor. Sürekli gündemde
tutulan korku ve gerilim basta Türk olmayan halklar olmak üzere,
toplumun ezici çogunluguna yasami çekilmez hale getiriyor.
Su
bir gerçektir ki, gündemden hiç düsmeyen
ulusal ve mezhepsel baskilar, günlük sorgulama yöntemi
haline gelmis olan iskence, taciz ve tecavüz gibi insan onuruna
yönelen saldirilar, rejim muhaliflerini kaçirip kaybetme,
hukuk devleti anlayisini hiçe sayan keyfiyetçi tutum,
toplumun gelecege olan güvenini temelden sarsiyor. Toplumsal
muhalefeti susturmak için her yola basvuran devletin, ne
ahlaki çöküntüyü derinlestiren yolsuzluklari
önlemeye, ne toplumu çürüten issizligi ve
yoksullugu dizginlemeye, ne de tam bir çikmazin içinde
bulunan saglik ve egitim gibi can alici sorunlarini çözmeye
gücü yetmiyor; sanki bu sorunlari, görev alaninin
disinda tutuyor.
Bizce,
güvensizligin, korkunun ve gerilimin nedeni olan kroniklesmis
devlet kaynakli toplumsal kriz, dogrudan soykirimci geçmisle
baglantilidir. Soykirimin inkari, sistemin katliamsiz ve gerilimsiz
ayakta kalmasini imkansiz kilmaktadir. Sinir tanimayan baski ve
iskencelere isyan eden Kürdün merhametsizce ezilmesi,
periyodik araliklarla sanki bir deprem gibi toplumumuzu sarsan anti-Alevi,
anti-Yahudi, anti-Hiristiyan pogromlar, kirmizi bir serit gibi,
hiçbir kopukluk göstermeksizin günümüze
kadar uzanmaktadir.
Soykirim,
tarihi bir gerçeklik olarak taninip, kamu vicdaninda mahkum
edilmeden, soykirim yarasini sarmak için tarihi yükümlülüklerimize4
sahip çikmadan, soykirimci zihniyetin toplum üzerindeki
etkilerini kirmak için uzun soluklu ve kapsamli bir mücadele
baslatilmadan, hiç bir siyasi yapilanmanin bu durumu asmasi
mümkün olmayacaktir. Soykirimci geçmisine ragmen,
soykirim kurbani halklar karsisinda, üzüntüsü
ve utanci olmayan bir toplumun, insanlik adina devrimci mucizeler
yaratmasi, hep bir hayal olarak kalacaktir. Çünkü
toplumu etkisi altina almis olan irkçi ve dini ön yargilar,
sadece bundan çikari olan gerici kesimlere özgü
bir mesele degildir; ayni zamanda en genis isçi ve emekçi
yiginlarin da, beyinlerinde tasidiklari birer pranga islevine sahiptir.
Bu nedenle insanlik onurumuz çignenmeye devam etmektedir.
Ne
kadar zor olursa olsun onurlu tarihi görevimizi sahiplenelim
Insanliga
karsi islenmis soykirim suçlarinin, örtbas edilmesi
söz konusu olamayacagi gibi, hiçbir sekilde zaman asimi
da mümkün degildir. Böyle bir suçu isledikleri
halde onu, inkar etmeye ve hakli çikarmaya kalkisan egemenlikler,
özlerinde her an yeni insanlik suçlari isleme potansiyelini
barindirirlar. 89 yildir soykirimi inkar eden Türkiye Cumhuriyeti'nin
konumu aynen böyledir.
TC
kuruldugundan beri, Türk olmayan halklarin haklari konusunda,
altina imza koydugu hiçbir uluslararasi antlasmaya saygi
göstermemistir. Lozan antlasmasi da bu keyfiyetçi tutumun
en çarpici örnegidir ve azinlik kabul edilen halklarin
hiç biri, haklarindan gerçek anlamda yararlanamamistir.
Örnegin daha cumhuriyetin kurulus yillarinda Yahudi halkina
yapilan baskilar giderek o kadar artmistir ki, Yahudi halkinin temsilcileri,
yaptiklari yazili bir açiklama ile Lozan antlasmasinin kendilerine
tanidigi azinlik haklarindan feragat ettiklerini devlete beyan etmek
zorunda kalmislardir.5
Devlet
egemenligini eline geçiren Turanci Ittihat ve Terakki cemiyeti,
imparatorlugun Hiristiyan halklarini, mono etnik bir devlet yaratmak
için planli bir sekilde katletmistir. Ayni uygulama cumhuriyetin
kurulus yillarinda devam etmistir. Birinci dünya savasinin
sona ermesiyle birlikte, yasadigi cografi konum itibari ile tamamen
savas bölgeleri disinda kalan Helen-Pontos halkinin varligina,
esas olarak 1919 ile 1922 yillari arasinda toplu katliamlar ve sürgünler
yoluyla son verilmistir. Koçgiri ve Ermenistan da da, tam
bir vahset yasanmistir. Ermenistan topraklarinin bir bölümü
Türkiye sinirlarina katilmistir. O yillarda, soykirimdan sag
kurtulup ta evlerine dönmek isteyen ülkenin Hiristiyan
vatandaslarina, düsman muamelesi uygulanarak yurtlarina geri
dönmeleri engellenmistir.
Türkiye
Cumhuriyeti, soykirim konusunda, Ittihat ve Terakki iktidari ile
arasina bir ayrim çizgisi koyamamaktadir. Tam tersine bu
güne kadar gelmis geçmis bütün hükümetler,
Ittihatçilardan devraldiklari mono etnik devlet projesini
devam ettirmeyi, kendilerine görev bilmislerdir. Bu proje Türklestirme
harekatina direnen halklari yok etmeyi öngörmektedir.
Gümüz kosullarinda da Kürt halkinin konumu, bu gerçegi
tami tamina dogrulamaktadir. Bir yandan kamuoyu baskisi ve bazi
büyük güçlerin çesitli nedenlerle tavir
almasi sonucu, kozmetik operasyonlarla, görünüsü
kurtarmaya çalisan devlet, diger yandan Irak'ta Kürtler
lehine yapilacak herhangi bir statüko degisikligini, savas
nedeni kabul etmektedir. Generaller hiç tereddüt etmeden,
böylesi bir durumda "çok kan dökülecegi"
tehdidinde bulunmaktadirlar. Bizce, yeni bir soykirima kapinin aralandigi,
objektif bir gerçekliktir. Elverisli firsatin ortaya çikmasi
durumunda, bu tehdidin eyleme dönüsmesi, sadece bir an
meselesidir.
Bütün bu gerçekler bizim, 24 Nisan 1915'in, anlam
ve önemini dogru kavramamizi zorunlu kilmaktadir. 24 Nisan
Ermeni soykiriminin yil dönümüdür. Ayni tarihi,
Süryani halki da kendine indirilen ölümcül darbenin
(Seyfo), yani soykirimin yildönümü olarak algilamaktadirlar.
Bu halklar için 24 Nisan, her seyin (malin, mülkün,
büsbütün bir yurdun, binlerce yillik tarihin, o tarihi
süreçte sekillenen uygarligin) kaybedildigi, nüfusun
üçte ikisinin kurban verildigi, dünyanin dört
bir yanina savrularak, bitmeyen sürgün yasamina adimin
atildigi, günün adi olmustur. 24 Nisan, bu halklara mensup
binlerce kadinin ve çocugun, celladina peskes çekilisinin,
köle pazarlarinda pazarlanislarinin basladigi gündür.
24 Nisan bu halklarin benligine girmis bitmeyen acinin, kanayan
yaranin tarihi ifadesidir.
Eger
ki, dikkat edilecek olursa devlet, ne 23 Nisan'i, ne de 19 Mayis'i,
rast gele bayram günleri ilan etmemistir. Ermeni ve Süryani
komsularimizin, soylarinin yok edilisinin arifesi 23 Nisan'a "Ulusal
Egemenlik ve Çocuk Bayrami", Pontos'lu Helen komsularimizin
imhasi ise, 19 Mayis'a "Gençlik ve Spor Bayrami"
denk getirilmektedir. Acaba insanliga karsi islenmis suçlarin
arifesini ve yil dönümünü, bayramlastiran bir
zihniyetin, soykirim kurbani halklara karsi, kin ve düsmanligi
ebedilestirmekten baska ne amaci olabilir ki? Biribirine kapi komsu
insanlik ailesinden farkli halklarin biri bayram yapmak adina, sovenizmi
doruklara tirmandirirken, digerlerinin acilarini kalbine gömüp
yasa bürünmesi, arasindaki derin uçurum kabul edilebilir
bir durum degildir.
Türkiye'nin
insan haklarina saygili demokratik kuruluslarinin, ve ilerici Aydinlarinin
bu durumu sineye çekmemesi gerekmektedir. Bizlerin, soykirimin
inkarina ve soykirim kurbani halklara karsi sürekli gündemde
tutulan kin ve nefretin durdurulmasi için mutlaka harekete
geçmemiz gerekmektedir. 24 Nisan ve 19 Mayis günlerinde
Soykirim magduru halklarin acilarini paylasmak, soykirimdan duydugumuz
üzüntü ve utanci, ifade etmek için kurbanlarin
toplu mezarlarini sembolize eden soykirim anitina (anitlarina) bir
gül birakmak, onlarin anilari önünde saygiya durmak,
en temel insani görevimizdir. Bu insani jest, sadece vicdanimizi
rahatlatmak için degil, bir daha soykirim suçlarinin
islenmemesi için insanliga bir uyaridir.
Biz,
halklara mal olmus aci kayiplarin anilmasini ve olumlu degerlerin
korunmasini, saygiyla karsiliyoruz. Ülkemizin ilerici, devrimci
güçlerinin, 30 Mart'a, 6 Mayis'a, 18 Mayisa, 15 - 16
Haziran'a ve buna benzer baska günlere verdigi anlam ve önemi,
mutlaka 24 Nisan'a da vermesi gerektigine inaniyoruz. Soykirimlarin,
etnik temizlik harekatinin mesrulastirilmasi anlamina gelen "gençlik
ve spor bayrami"na, 19 Mayista daha farkli bir anlam vermesi
gerektigine inaniyoruz.
Bu vesile ile biz, soykirimin 89. yildönümü olan
bu 24 Nisan'da, soykirim kurbanlarinin anisina, bir günlük
bir uyari nöbeti tutulmasini öneriyoruz. Ermeni ve Süryani
soykiriminin 90. yilinda, yani önümüzdeki yil 24
Nisan'da ise, Ermenistan'in Baskenti Erivan'da bulunan soykirim
anitina hep birlikte bir çelenk birakmayi, soykirim kurbanlarinin
anisina saygi durusunda bulunmayi, Ermeni ve Süryani halkinin
acilarini paylasmayi öneriyoruz.
Bizler
Soykirim Karsitlari Dernegi üyeleri olarak, 5 yillik tecrübelerimizi
siz dostlarimizla paylasmak isteriz. Bu ugurda imkanlarimiz dahilinde
var olan tüm olanaklarin seferber edilmesini ve gereken her
türlü fedakarligin gösterilmesini en degerli insani
görevimiz kabul ediyoruz.
Organize ve ayrintilar konusunda dernegimiz, önümüzdeki
günlerde sizleri haberdar edecektir.
SKD
adina, Ali Ertem, I. Bülent Gül
Bu
çagriyi, Yelda Özcan (Gazeteci yazar, insan haklari
svunucusu), Hülya Engin (insan haklari savunucusu) ve Dogan
Akhanli (yazar, insan haklari savunucusu) destelemektedirler.
Her
ne kadar bu veriler, farkli kayanaklarda biri birine yakin rakamlar
olarak belli farkliliklar içermesine ragmen, bunlarin tümünün
birlestigi bir sonuç vardir: O da bu imha hareketinin, devlet
eliyle planli ve sistematik bir sekilde, soykirim amaçli
yapildigidir.
Görgü
taniklarinin verilerine ve bilimsel arastirmalarin sonuçlarina
göre soykirim magduru halklarin, kayiplari hakkinda saptadiklari
rakamlar söyledir:
„- 1915'ten 1922'ye kadar toplu katliamlarda ve deportasyon
sirasinda Ermeni halkinin toplam kayibi 2,1 milyon olarak saptanmaktadir.
Bunlardan 1,5 milyonu, 1915 ve 1916 yillarinda katledilmistir.
-
1912'den 1922'ye kadar toplu katliamlar, deportasyon ve etnik „temizlik"
harekati sirasinda Dogu Trakya, Iyonya, Kapadokya ve Pontos bölgelerinde
en az 750.000 Helen hayatini kaybetmistir. 1916'dan 1922'ye kadar
katledilen Pontoslu Helenlerin sayisi 353.000 olarak saptanmaktadir.
1.
1914'ten 1918'e kadar katledilen Süryanilerin sayisi 500.000'e
ulasmatadir. Bunlardan 90.00 ile 100.000'i Süryani Ortadoks
kilisesi mensuplaridir."
„Hep bir agizdan konusalim" adli Örgütleme
Komitesinin SONUÇ BILDIRGESI'den; dahil olan örgütler:
Arbeitsgruppe für die Anerkennung des Völkermordes an
den Griechen Kleinasiens (Pontos, Kappadokien, Ionien) u. Ost-Thrakiens
- Armenische Gemeinde zu Berlin e.V. - Gemeinde der armenischen
Kirche zu Berlin e.V. - Gesellschaft für bedrohte Völker,
Koordinationsgruppe Armenien - Informations- und Dokumentationszentrum
Armenien - Institut für Armenische Fragen e.V. - Föderation
der Aramäer (Suryoye) in Deutschland e.V. - Assyrian-Chaldean-Syriac
Union (ACSU)
2.
Soykirimci zihniyetin tasiyicilari, ayni soguk kanlilikla katilleri
ve eylemlerini savunmaya devam ediyorlar. Su satirlar bize, soykirim
kurbani halklarin, Türkiye'de maruz kaldiklari, katlanilmasi
mümkün olmayan hakaretin ve iftiranin boyutlarini göstermesi
bakimindan ibret vericidir: "Bunun da ötesinde eger Osmanli
devleti Ermeni tebaasindan kurtulmak isteseydi; bunu asimilasyon
yoluyla veya savasi gerekçe göstererek halledebilirdi.
Oysa
Ermeniler, imparatorluk içerisinde Türklerden bile rahat
bir yasam sürmüslerdir. Belirtildigi gibi, Birinci Dünya
Savasi'nda ele geçirdikleri yerlerin kendilerine verilecegi
ve bagimsiz bir Ermenistan kurulacagi gibi hayallere kanan Ermeniler,
vatandasi bulunduklari Osmanli devletini arkadan vurmaya baslayinca,
yer degistirme uygulamasi zorunlu hale gelmistir. Ermenilerin yerlerinin
degistirilmesi, onlari imha etmek degil, devlet güvenligini
saglamak, onlari korumak amacini gütmüstür ve dünyanin
en basarili yer degistirme uygulamasidir." ("Ermeni Sorunu
Iddialar ve Gerçekler", Igdir da bulunan sahte soykirim
aniti tanitim yazisindan, vurgu bize ait)
3.
Bu soruna iliskin gelismeleri degerlendiren "Baris için
Tarih Izleme Grubu" adli sivil toplum kurulusu, kaygilarini
su sözlerle ifade etmektedir: "Hem yurttaslar, hem de
veliler olarak, Milli Egitim Bakanligi Talim Terbiye Kurulu'nun
14 Nisan 2003 tarihli genelgesinin yarattigi ve yaratacagi sonuçlar
konusunda derin endise duyuyoruz. Tarih derslerinde "asilsiz
Ermeni soykirimi, Pontus ve Süryani iddialari" konusuna
yer verilmesi gerekçesiyle baslatilan uygulamalar, müfredatin
yeniden düzenlenmesi, ögretmen egitimleri, ders kitaplarinin
bu anlayisla yeniden yazilmasi, kompozisyon yarismasi, tarihin düsmanligi
kiskirtan ve irkçi bir yaklasimla ögretilmek istendigini
göstermektedir." (vurgu "Baris için Tarih
Izleme Grubu'na ait. Irkçi tarih çarpitmasina karsi
imza kampanyasi metninden)
4.
Almanya'nin soykirimi tanima noktasindaki tutumu bize örnek
teskil edebilir. Dönemin Basbakani Willi Brandt, Varsova da
soykirim aniti önünde diz çökerek, Nazi Almanya'sinin
insanliga karsi islemis oldugu soykirim sucundan duydugu üzüntüyü
ve utanci dile getirmis ve Federal Almanya adina soykirim kurbani
halklardan özür dilemistir. Sinirli bir kesimi kapsamasina
ragmen Federal Almanya, Nazi fasizminin insanliga karsi islemis
oldugu suçlar nedeniyle tazminat ödemeyi kabul etmistir
ve ödemektedir. Sistem ne olursa olsun, Nazi geçmisi
ile yüzlesen ondan dogru derler çikaran Almanya, demokratik
muhtevasini korumayi basaracak, insan haklarina saygili bir Almanya
olacaktir ve dolayisiyla dünya halklari nezdinde saygin bir
yeri olacaktir. Geçmisine sünger çekmeye, tarihi
gerçekleri revizyona tabii tutmaya kalkisan, anti-semitizme
göz yuman Almanya ise, basta soykirim kurbani halklarin sonraki
kusaklari olmak üzere yine insanlik ailesini karsisinda bulacaktir.
On binlerce rejim muhalifinin ve milyonlarca Nazi fasizmine karsi
savasmis halklarin kani ve cani pahasina kendine emanet edilmis
demokratik sistemin yikimini ve kedi sonunu hazirlayacaktir.
Soykirimci geçmisini inkar eden Türkiye Cumhuriyeti'ninse,
ne maddi ne insani hiçbir görevini yerine getirmeye
yanasmadigi hepimizce bilinen bir gerçektir. Bu durumun ebediyen
sürüp gidecegine inananlarin, yanilgi içinde olduklarini
hatirlatmak yeterlidir.
5.
1920'li yillar Anti-Semitizmin Türkiye'de irkçi temellerde
sekillenmeye basladigi yillardi. Yahudi halkinin yeni Türkiye
Cumhuriyetine sadakat beyanatlari, göze batmamak için
gösterdigi olaganüstü uyum çabalari ve katlanmaya
çalistigi maddi fedakarliklar, vatandas olarak kabul edilmesi
için bir ise yaramiyordu. Tüm bu çabalar, Devletin
karanlik güçlerinin Yahudi azinliga karsi çirkin
bir provokasyon tezgahlamasini engelleyemedi. 26 Subat 1926 da Türkiye'nin
devlet güdümlü gazeteleri, hep bir agizdan güya
Yahudilerin Ispanya'ya bagliliklarini açiklayan bir gizli
telgraf ortaya çikardilar. Bir anda toplumsal atmosfer zehirlendi.
Hakaretin, iftiralarin ardi arkasi kesilmiyordu. Is çigirindan
çikmadan Yahudi halkinin tedbir almasi gerekmisti. Daha sonraki
gelismeleri Avner Levi söyle aktarmaktadir: "Gazetelerde
saldirilar her gün devam ederken, bir Yahudi heyeti Yahudi
kurumlarinin örgütlenmeleri ve Lozan haklari konularinda
yetkililerle görüsmek üzere Ankara'ya gitti. Hem
bu heyetin, hem de Yahudi idare heyetinin toplantilari, hükümet
temsilcilerinin katilimlariyla yapildi, kararlar çogunlukla
bu temsilcilerin talimatlarina göre alindi. Yahudi heyetinde
hukukçu Simon Levi, hukukçu Nissim Massliah (son Osmanli
Meclis-i Meb'usan üyesi, Istiklal harbinde çok hizmetleri
olmustur) Profösör Avram Galanti ve Henri Soryano vardi.
Görüsmeler çok kisa zamanda sonuçlandi.
Heyet Lozan haklarindan kesinlikle ve resmen feragat etti. Ayrica
dini ve layik konularda ayrim yapmayi, yani Hahambasiligin Yahudi
kurumlari üzerindeki her yetkisinin iptalini kabul etti. Her
okul, yetimhane, ihtiyarlar evi, hastahane, hatta sinagog tamamen
bagimsiz oldu. Kurumlar arasinda isbirligi, uyum ve esgüdümü
saglayacak merkezi bir yönetim kalmadi. Hahambasiliga ve topluma
yeni ve modern Cumhuriyet'e uyan bir Nizamname verilmedi, Hahambasi
tayin edilmedi, Yahudi toplumu daginik, parçalanmis bölünmüs
ve yöneticisiz kaldi.
Lozan
haklarindan feragattan sonra, Yahudi karsiti kampanya yavasladi
ve kayboldu. (sadece geçici olarak tabii! Bizim notumuz)
Hiç bir sey kanitlanamadi, çünkü ortada
fol yok yumurta yoktu. Aylarca süren küfürle hakaretlerle
dolu baski ve korkutma kampanyasi siyasi amacina ulasmisti."
(Avner Levi, Türkiye Cumhuriyet'inde Yahudiler, sf. 73, Iletisim
Yayinlari)
|